Bunun gibi birsey...



"Uzaklaşırsın...


Yol seni nereye götürürse...


Yazı seni nereye sürüklerse... Burnunda bir sızı...


Ne de olsa her yolculuk geri dönememe ihtimalini taşır bağrında..."


~Elif Şafak~

Izler...






Yalnız geçerim kimsesiz caddelerden-

Durgunluğun,
evlerin pecerelerinden sessizliğe gülümseyen sırlara ne kadarda

yakışdığını hissederim…


Her ev masal fısıldar kendi başına…


Ben öylesine dolaşırken sallana sallana,
binbir masal dinlerim göremediğim buruşuk gözlerden...

ve gizlice

bana da bir masal yazmasını isterim

kaderimden...




~PerdelerÖtesi~

Basit bir yeşil...



~ ~ ~


Yeşil yalın renk olmadığı söylenir…
Yeşil yalın, yani ana renklerden değildir. Birleşiktir.


Çünkü üç ana renkten ikisinin, mavi ile sarı`nın izdivacından doğmuştur.
Böyle bilinir.
Çaresizdirler, analitik zekâlar, yeşilde hep sarı ile mavi`nin izlerini ararlar.
Bakışlarında parçalı bir bütündür yeşil!


Parçalardan oluşmuştur, parçalanmadan algılanamaz. Parçalanmadıkça anlaşılamaz.
Oysa asırlarca yeşil yeşil olarak bilinirdi.

Maviyle sarıyı karıştırarak yeşili üretenler ve kullananlar sadece modernler.
Bizler yani, her şeyi bölüp parçalayanlar…
Eskilerse, yeşilin içindeki maviyle sarıyı görmeye tenezzül etmediler.
Yalın baktılar dünyaya.


Basitçe… huzurla…


bölmeden, parçalamadan…


DÜCANE CÜNDIOĞLU

(Ölümün dört rengi)


BemBeyazım…





Gelin oldu küçük dünyam...


Gözündeki hüznün yaşı buz kesildi,

yüzünde huzrun tebessümü dona kaldı…


Yürekleri çağladı halini görenlerin,


kalpleri titredi...

Güzelliği üzerine duvak örtüldü,


masumca eğdi boynunu…


sustu şaşkın gözler,

huzurlandı ıssız gönüller,


çığlıklar dindi


yüreğime fısıldar oldu güzellikler…






~PerdelerÖtesi~

Yalancı gözler varya…




Bu aralar bakamadığım, bakmak istemediğim gözler var…
biliyorum…
baksam yine küseceğim sahte gözler ardına saklanan gülücüklere…
biliyorum…
sonu yok ama-
bilmek istemiyorum…
Kalemi kağıda kodum, koydum kaldırdim- sonra bir dizide şuna rastladım:


Insanlarla gözgöze gelmekten kaçınırım,
saklarım bakışlarımı…

Bazen yakalanırım, bazen üzerimde bakışlar yakalarım…
Çekingenliğimden sanırlar-
Evet, çekingenliğimden!

Çünki gözlerde yakaladığım her yalan benide yalancı yapar…
Bunu bilip de insanlarla göz göze kalmak kolaymı?

Bir kedinin, bir köpeğin göz bebeklerine bakın…
Onlar gözlerini asla kaçırmazlar!

Çünki onlar ne yalan söylerler,

ne de yalan saklarlar…

Gönlüm rengarengarenk...




İçimdeki denizden kaç dalga geçtiğini kim saydı??

Bir vardım, bir yoktum...



Ben masal gibiydim,

bir vardım, bir yoktum

çünki çocuktum…

Büyükler beni görmek isterlerse var olurdum,

görmek istemezlerse yok…

Ama yanılıyorlardı,

ben hep vardım…

En çok da beni yok sandıkları zamanlarda vardım.

Hepsi birbirlerini birbirlerine göründükleri kadar biliyorlar, taniyorlardı…

Oysa benim yanımda bütün maskeleri düşüyordu…

Çünki ben çocuktum…

Yoktum….

Onları en gerçek halleriyle çizdim aklımın defterine,

ben büyüdükce onlar masal oldu içimde…

Demlendim...


Değişim zamanı diyorum birşeylerin!
Yenilemek, yenilenmek güzeldir bazen...
Yeni bir sayfa başlamakda güzeldir… geride kalanları yırtıp atmaya gerek duymadan, tabii :)


Öyle durduk yerde yenilenmek gerekir bazen-
özellikle beklemeden yılbaşını, pazartesiyi…

Planlı yenilenmeler henüz akıldayken eskimeye mahkum gibi geliyo bana…
hani diyete başlamak gibi...(Pazartesi başlamaya niyetlendiğin diyetlere hiç niyetlenmemenin çok daha iyi olduğunu bazen kendime bile yediremesemde)

Bu gibi düşüncelere kapıldıktan sonra, işin birde piskolojik etkisi çıkar karşına…
Bu yüzden benim yenilenmelerim kendimi bildim bileli genellikle öyle bugünden yarına alınan kararlar gibi olurdu…

ama en güzel, en özel yenilenme sınırı belli olmadan, çaktırmadan gerçekleşen değisimlermiş … öyle kendince dünlerin bugünlere karışık yaşarken-

bir de bakmışın ki yenilenmişin

“Vaaay…Bu değişim de ne böyle yahuuu?!” diyebilmişin...

içine büyümüş, olgunlaşmışın farkında olmadan…

böyle bir yenilenmek geldi içimden.. hani hazır çaktırmıyorum,

büyüdüğümü de hissediyorum artik...


ama pazartesi bugün,
pazartesi iste…


~PerdelerÖtesi~

~ leyletül kadr ~



Bana her gittiğimde „Gel“ dediğin için,
sensiz atmak istedigim adımlara küssün yüreğim…
Bana „köle“ değil „kulum“ dediğin için,
askina köle olabilmenin hasretini ceksin yüregim…
Işte senin o "gel" demeni özlüyorum...

Işte secdelerini seviyorum en çok…

hani alinca rahmetinin kokusunu halılarda,

ne kadar eskimiş olsa(m)da...

Kiraz Ağacı

Siz beni bilmezsiniz.

Ben bir kiraz ağacıyım, pembe çiçekli.
Siz bu yaşa değin bir kiraz ağacının altında oturduğunuz bile şübheli.

Erken tarihli bir osmanlı çinisinde mavi bir lâlenin cezbesindesiniz en fazla.

Açık renkli ipek bir kumaş üzerinde giderek büyüyen mor bir mürekkep lekesi gibi, bir minyatür sükunetine sızmış bir hayat sizin hayattan anladığınız.

Bu yüzden aynı anda yazılan iki yazının, birbirine uzaklığı kadar uzak, yazıcının kalbine yakınlığı kadar yakınız nihayetinde.

Siz bir yazıcı, ben bir kiraz ağacı, pembe çiçekli.

Siz cümlelerle indirgeyerek yaşarken hayatı, siz sözcüklerle hükmederken hayatı, ben hayatın ta kendisiydim.

Yapabildiğiniz, en fazla, namlusu kendinize dönük bir eleştiri silahının tetiğine dokunmaktı, yüreklice.

Ama neticede o da kelimelerle.
Vurulmak?
Yapmayın, gerçekliği olmayan bir yaşamın vurulmasından söz edemezsiniz.

Bu yüzden laleler çinilerin üzerine düşen ateşten çiçeklerdi de, ben köklerimle sarıldığım topraktım.


~Nazan Bekiroğlu- Mavi lale ~

Kum saatimin darbesi...



Iş arkadaşim bana bir kum saati hediye etti…

Küçücük birşey, bildiğimiz kum saati... üstü geniş, beli ince, az olsun süsü bile yok…
Süresi 15 saniye…

Öyle parmaklarımın arasında tutarkene, kum tanelerinin gerçek olup olmadığını merak ettim...

incelemek isterken, saati çevirdim…

sanki camdan kum taneleriydi… teker tekerdiler ama üst genişten doğru birlikte, sanki belli bir sıraya göre ince belden su gibi akıp, geçiyorlardı alt taraftaki geniş yere…

izlemesi çok hoşuma gitti, tekrardan çevirdim…
sonra tekrar ve tekrar…

alt ve üst yerini değiştirmesine rağmen kum taneleri her seferinde aktıkları yere yok olmuştu…

hemde koşarcasına…

peşinden koşası geliyordu izleyenin ister istemez, huzursuzlaşıyordu…

yok oluyordu…

gözümün önündeydi kum ama yok olmuştu sessizce…
üzüldüm birden bire…

sırf saati evirip, çevirmek istediğimden, kumu incelemek istediğimden onca saniye yok olmuş olamazdı…
tekrar çevirdim…

bu sefer sadece bir tadımlık akıtıp kumu yokluğa, saati yan çevirdim…

kum durdu.
gülümsedim.

aynı anda bana ders vermek istercesine, kum saatinden duvardaki saate doğru yol aldı gözlerim…

avucumda durdurduğum 15 saniyeye sevinirken, yok olan aynı 15 saniye bu sefer duvardan gülümsüyordu bana…




Gözümüzün önünde akması gerekiyordu, kulağımız „tik tak“ duyması gerekiyordu illede birkac saniyelik anlamamız için koştuğumuzu…
Vardan yoka akan kum tanecikleri olduğumuzu her birimizin…

Işte var olduğunu düşündüğün an bile yok olan bir şeydi zaman…

Geri çevirmek istediğinde bile yok olan,

hatta durdurduğunu sandığın, durdurmayı denediğin, durdurduğun anda devamlı yok olmaya devam eden şeydi..

Durmamaya yeminli bir şeydi…

Rabbimizin üzerine yemin ettiği bir şeydi…
Ona boş izlenmek nasıl yakışsındı…???

Birşey diil- küçük bir sıyrık sadece, geçer büyüyünce...





Gülün dikeni batti dün parmağıma,

ve hala gülümseyerek bakıyorum parmağımdaki küçük sıyrığa...


kızamadım...


çünkü gülün dikeni batmadan önce şükretmiştim:

" Ya Rabbi, ne kadar güzel yaratmışsın " demiştim.


Kızamadım, çünkü bir dakika önce güzel kokusunu sineme çekmiştim,

bakmaya kıyamamış kokusuna hayran kalmıştım,


çünkü batmadan önce yüreğime koymuş onu sevmiştim...


dikenini unutmuşmuydum?

unutmuştum dikenini... unutmuştum işte....


acitmayayım diye dokunmaya çekindiğim gül, ince ve derin bir yara açmıştı parmağıma...


gülümsedim yarayada... süzülen iki damla kanada...

çünkü o yarayı açan bakmaya kıyamadığım o güldü...


benim gülümdü...

~ALINTI~

Yukarıdaki resim cok güzel…
Bi çaresiz hali var,
hani içler acıtıcı sevilmiş gibi bu gül…
sanki onu kaybetmekten korkan biri konservelemiş gülünü,
özelliğinden ve güzelliğinden bişey kaybetmesin,
akan zaman ona ulaşamasın diye…

Aslında hoş bir düşünce-
onunda dikeni batmışmıdır ki acaba daha önce???

EyesWideShut



Mavi olduğuna yemin edebilirken herkes,


Gözlerimde inatlaşan yeşili görmeni isterim…


Bak, yine savurdum tüm gizli bakışların mavisini


yalnız sana sakladım yeşilimin derinliğini-


gördünmü...?
~PerdelerÖtesi~

Laylaylom...







Az kaldı Uludağ yamacım,

biiznillah yarından sonra yamacındayım...



Bilsende, bilmesende...



''...Oysa sevmek, en fazla neyi sevdiğini fark etmek demektir

ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir.

Her aşk O'na cıkar sonunda.

O'ndan başkasını sevmek imkansız gibidir.

Seven sevdiğini neden sevdiğini bilse de bu böyledir,

bilmese de bu böyledir''
~N.Bekiroglu~

Sesini kısarmısın pesi..?!









Bak işte boşuna yoruldun...
Sorunu kendine küsüp, insanlığa darılmakda ararken içden içe-
Rabbim yine en geniş ve en hayırli kapıyı koydu yolunun tam üstüne!

Içindeki pesi işte... en ufak düşünce taneciklerine bile karışır...


büyütür de büyütür... yer kalmaz optiye, napsın...?


Sesi gittikçe yükselir, bağırır içinde!
Optiyi duyamazsın ki..


Halin değişir, mecalin değişir... sonra düşersin tepe taklak girdapa doğru,
Hani şu köşedeki dönme dolabın varya..?!


Oysa pesinin ses ayarı içinde saklıymış, unutmuşmuydun?
Oysa...

“...Kim Allaha sımsıkı tutunursa, artik elbette o, dosdoğru olan yola iletilmiştir”
(Ali- imran, 101)

...zaten üstündeymişin kapıyı getirecek yolun, unutmuşmuydun??



~PerdelerÖtesi~

Güneşe dair...



Bugün küstüm tüm alışkanlıklara...

Ilk defa göz önüme yığıldı anlamı,
büklüm büklümdü...
yaktı yüreğimi, kırdı birazda...

Alışmak kalakalmaktı...
Ve güneş hala doğar, batardı...

Yabancılıktan kurtulmanın yoluydu alışmak,
Yer ve mekanlara alışırdı insan, belki bir kaç eşyaya...
ama en derin sevdiği insana...

Alışmak sonsuz güvenmekti,
Düğümlenmekti ona, körü körüne...

Yakında yanında olmayacağını kavramış olsada,
gizli iplerle çekilmesiydi yanına..

Alışmak derinden hissedip, sımsıkı sarılmaktı o iplere,
kopamamaktı...

Alışmak kalakalmaktı...
ve güneş hala doğar, batardı...

Alışmak birgün
kızmaktı güneşin umursamazlığına...

belki küsmekti hayata...

susmaktı...
güçsüz kalmaktı...

Sevdiklerin arasında yalnız kalmaktı onsuz,

alışkanlıklarına yabancılaşmaktı onsuz...

Kurtulmanın yolu yenilmekti hayata...
Yenilip kavuşmaktı...

Güneş nasilsa hala doğar,
batardı...
~PerdelerÖtesi~

Kelebek, Çilek ve Fırtına...



Bazen günlerin yoğun akışına o kadar kapılırım ki,
kaçamaklarımı bile güzel değerlendirmeyi beceremez olurum...

Küçük yerlerde, küçük insanlarla, kücük düşünceleri paylaşmak,
geçmek bilmeyen yaralara merhem gibi serinlik verdiğini unuturum...

Yine unutmuştum kiii...

Kelebeğimle oturup kocaman çilekli dondurma yedik bugün...
Hemde tanıdık yerdeki, tanıdık kaşıklarla, tanıdık dondurmayı..

Eee... Yaradan naber,
geçtimi bari?

Geçmedi...
amaaa...

Kelebeğimin kanadıyla dondurmamın tadsız çilekleri,
yaraya resmen fırtınalar estirdi...
=)

Girdapın derinliklerinden...




Düşüncelerim uçsuz bucaksiz olmayı sever…
zıplar şurdan şuraya,
şekil vermeyi şasırır olurum...
Hani huysuz bir çocuk gibidir arada…

Birde kalakalmayı sever,
dönüp durmayı bir tanecik üzerinde...
ben onu ne kadar küçücük sansamda,
anlamsız sansamda...
hani kapılınca kurtulamadığım bir girdap gibidir arada…


…ve o bu ara başımı çok döndürür oldu :(

~PerdelerÖtesi~

Ben, Yusuf...



Kuyunun dibindeyim, kervanlar bulsun istemem
gömleğim kanlar içinde,
köle pazarlarında satıldım ya...
sensiz geçer akçem yok aşk mezadında...

Ah benim devletim, ah benim ülkem
benim ömrüm...
merhaba...

Ben, Yûsuf,
sınanmış bir kalbin sahibiyim
Șöyle buyur, bu kalp senin efendim...

Șimdi ben, Yûsuf,
tut ki Mısır'a azizim, efendiyim...

Boynumdaki künyede hâlâ vasfım yazılı:
Züleyha'ya köleyim...
~N.Bekiroglu~

Manası yoktur, yok...



Zulüm çekenlerin acısı mıdır zulüm çektirmek…

yoksa acının kül ettiği yüreği yeniden alevlendirebilen ateşde midir marifet…??

Suçsuzun zulmünü suçsuzdan çikarmak mıdır o acıyı göstermek...

yoksa acının bile yaklaşamadığı taşda mıdır marifet...??


...ve yine soru cevabına,

cevap ise sorusuna bürünür gider...

Ah korkaklar, ah...

Dogamda sakal yok naapiim??

Bazen tekrarlanan, güzel disi olaylarin sonunda kendine bir pay bicebilmen icin, kücük yanlislari önce büyütmen gerekiyomus!



Canin yanmasi gerekiyomus, böyle "caaart" diye kesilmesi gerekiyomus etin…

Ayaklarin acidan havada ucusmasi gerekiyomus, anlatirken acisi kemiklerinde yankilanmasi gerekiyomus!

Dinleyeninde ici sizlamasi gerekiyomus...



Zinan dedi :)



Bazende emin oldugun dogrulari millete inandirabilmen icin, simartilmis bir cocuk gibi inatlasman gerekiyomus!


Koclugunu cikarman gerekiyomus, yere yatip bagirman gerekiyomus avazin ciktigi kadar,

kafalar catlayana kadar!


Sakalin yoksa böyle yapman gerekiyomus…



Bi dahakinde ellemeden bic payini e mi Zinan?

Bak sonra, aynadaki sakalli sirtindan vurur, gözün siser falan...

=)

Sezenler olmus...

video

Saklambac...



Bazen öylesine göz önünden kaybolmak isterim.
Saklanmak isterim,
köse bucak...

Bilinmemek isterim,
ne bu diyarda ne düslerde…

Bazen öylesine yok olmak isterim.
Hic var olmamis gibi, yersiz yurtsuzmusum gibi…
Bir tek ben bilmek isterim yerimi,hatta ben bile bilememek…

Tekrar cocukluguma dönüp saklambac oynamak isterim,
iyi secip yerimi, hic ses seda cikarmadan izlemek arandigimi.
Kücülüp, büzüldügüm yerden gülücükler sacmak gökyüzüne, sirrimi gökyüzüyle paylasmak...

Bazen öylesine dalmak isterim o gülücüklere,
dalip da kaybolmak…

Keskeler birikir düslerimde...

Dönüsüm olmasa bundan böyle.
Sessizlikte kaybolsam asirlar boyu…

Cözülse varligin kelepceleri üzerimden.
Iz birakmakdan kurtulsa ayaklarim, yankilanmakdan kurtulsa sesim…

Kaybolsam,
bazen öylesine kaybolsam…


~PerdelerÖtesi~

Nazli yaz...



Karsi catinin oluguna bir güvercin oturmus.
Ben ona bakiyorum, o bana...
Güvercinlerin akil yetenekleri hakkinda hicbir bilgim olmamasina ragmen,
suan güvercinle ayni seyi düsündügümüzü
düsünmekden alamiyorum kendimi.

Grilikten bunaldik artik! Kisin uzatmaya kalmis, baharinda gecikmisti zaten... Nazlanmayi birakipda gelsen diyoruz??

Sitem etmedik ama!

Sadece teklif, dimi güvercin?
...
-.-
ucmus hain...

Babam ve ben...


...Onun adimlari büyük ve sakin, ben ise sacma sapan bir telase icinde, birbirimize yaklasiriz.

Ona söylemek üzere cümleler birikir agzimda, sanki dudaklarimi aralasam harfler yere sacilacak.

Sabahin en erken saatlerinde bulutlari, günesi ve parmaklarimi birbirine dügümlemeyi unutmadigimi söylemeliyim mesela ona.

Bununla beraber, tam yüz yildir ruhsuz yasayan bir bedene sahib oldugumu.
Ve tüm bunlari ögrendikten sonra en son duymasi gerekeni:

Gökyüzünden kopan bir pervane olmak istiyorum.
Kollarimi rüzgara verip, saclarimla kuslara eslik etmek.
Basimi durmadan göge kaldirmak geciyor icimden.
Gözlerimle bulutlari süzüp, tüm gri renkleri filtrelemek.
Önyargisiz olmaya calisiyorum kendime karsi.
Fakat korkarim ki, zaman ve ben, sorunlar yasiyoruz birbirimizden habersiz.

Iste bu yüzden olmam gerektigi gibi degilim baba!
Lakin bizi ayni hizaya getiren adimla beraber, cagin en suskun insani ben olurum.

Babam kirmizi isiga tekrar yakalanmamak icin aceleyle bir kac soru sorar.
Tüm cevaplari birbirine karistiririm. Yürümeye devam etmeliyim.

Iste o zaman, hakikatte, dilimi gökyüzüne dügümledigimi daha iyi anlarim.

Anlarim, üstünden gectigimiz tüm taslarin neden bu kadar sabirli oldugunu...
Bir dahaki sefere baba, bir dahaki karsilasmamizda sana cok uzun bir hikaye anlatacagim!

Sümeyye Dogan, Sabah ülkesi"Babam ve Ben"

Neresi...?!



Bazen taa ötelerden sesler gelirya...
hani kala kalirsin, afarlarsin,
ne yapacagini sasirirsin.

Dinlersin, anlayamazsin.

Sonra bi daha dinlersin…
seslerin civil civil hayal kokan kokusunu alirsin.
Merak edersin öteleri,
dinlemeye doyamazsin…

Sonra Ezberin olur o öteler, hasret kalirsin…

Zaman gectikce...
seslerin hakikate,
hasretinde yürege ne kadar yakisdigini anlarsin…

Iste tam o anda
icinde saklayamaz,
yazmaya baslarsin…

=)

Uyandin...


...Seni perdeler ötesinden hakikate doğuran aşka Bismillâh!


Nazan Bekiroglu